Söyleşi: Mustafa Boğa

“Sofra burada sadece yemek yenen bir yer değil; ilişkilerin kurulduğu, tekrarlandığı ve hatırlandığı bir alan hâline geliyor.”

Bir aile arşivinden çıkan görüntüler, nakışla yavaşlayan zaman, tekrar eden jestler ve yarım kalmış bakışlar… Gündelik hayatın en tanıdık anları, burada yeniden kurulan bir hafıza alanına dönüşüyor. Adana ile Londra arasında gidip gelen, kişisel geçmişiyle kolektif anlatılar arasında bir dil kuran Mustafa Boğa ile aidiyetin parçalı yapısını, hafızanın nasıl yeniden yazıldığını ve sıradan görünen anların taşıdığı katmanları konuşmak üzere bir araya geliyoruz. Sofra etrafında toplanan bedenler, düğünlerde tekrar eden hareketler ve arşivde saklı kalan çocukluk izleri yan yana geliyor; geçmiş ile şimdi arasında kurulan bu kırılgan ama ısrarlı bağı birlikte düşünmeye başlıyoruz.

Üretiminizde sıkça çocukluğunuza, aile hayatınıza ve yetiştiğiniz coğrafyaya ait sahnelere yer veriyorsunuz. Kişisel hafızanız sizin için nasıl bir üretim alanına dönüşüyor? Bu hafıza parçalarını sanatsal bir dile aktarırken nasıl bir seçme ve dönüştürme süreci işliyor?

Kişisel hafıza benim için sabit bir arşiv değil, sürekli yeniden kurulan bir alan. Çocukluğuma, aileme ve büyüdüğüm coğrafyaya ait görüntülerle çalışırken aslında geçmişi olduğu gibi temsil etmeye çalışmıyorum; aksine, onu bugünden bakarak yeniden kurguluyorum.

Seçme süreci genellikle sezgisel başlıyor. Bazen bir fotoğraf, bazen bir video parçası ya da gündelik bir jest dikkatimi çekiyor. Bu imgeleri bir araya getirirken aralarındaki duygusal ve görsel ilişkileri takip ediyorum. Nakış, montaj ya da tekrar gibi müdahalelerle bu görüntüleri dönüştürüyorum. Bu süreçte görüntü, belgesel bir kayıt olmaktan çıkıp daha kırılgan, daha öznel bir alana kayıyor.

Benim için hafıza, doğrulanabilir bir geçmişten çok, sürekli yeniden yazılan bir anlatı. Sanırım birçok sanatçının çocukluğuna ve büyüdüğü coğrafyaya dönmesinin nedeni de burada yatıyor. O dönemler, henüz filtrelenmemiş, daha ham ve doğrudan deneyimlere ait. Bu yüzden hem kişisel hem de kolektif olarak en güçlü imgeleri barındırıyor. Benim için de bu alan, sadece geçmişe bakmak değil; bugün kim olduğumu anlamaya çalıştığım bir zemin.

Üretiminizi Adana ve Londra arasında sürdürüyorsunuz. Bu iki farklı coğrafya ve kültürel atmosfer arasında gidip gelmek, hem konu seçimlerinizi hem de üretim dilinizi nasıl etkiliyor? Bu geçişler, hafıza, aidiyet ve kimlik üzerine kurduğunuz anlatılara nasıl yansıyor?


Adana ve Londra arasında gidip gelmek, pratiğimin temel dinamiklerinden biri. Bu iki yer sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda duygusal ve kültürel olarak da farklı hızlara ve yapılara sahip.

Adana daha çok hafıza, ritüel ve köklerle ilişkiliyken; Londra mesafe, gözlem ve yeniden düşünme alanı açıyor. Bu iki uç arasında hareket etmek, hem neye ait olduğumu hem de neye mesafe aldığımı sürekli sorgulamama neden oluyor.

Bu sorgulama aslında aile geçmişimle de doğrudan bağlantılı. Ailem, tarih boyunca yer değiştirmek zorunda kalmış bir topluluğun parçası. Lübnan kökenli Alevi bir geçmişten geliyoruz ve Doğu Akdeniz hattında, özellikle Suriye kıyılarına yakın bölgelerde yaşamışız. Bu tarihsel hareketlilik, aidiyet fikrinin benim için hiçbir zaman sabit olmamasına neden oldu.

Büyürken evde duyduğum ama artık konuşamadığım Levanten Arapçası da bu kopuşun önemli bir parçası. Bu dili kaybetmek, sadece bir iletişim aracını değil, aynı zamanda bir hafıza biçimini de kaybetmek anlamına geliyor.

Bu yüzden işlerimde aidiyet benim için sabit bir durum değil; daha çok parçalı, kaygan ve sürekli yeniden kurulan bir yapı. Bu geçişler, işlerimde hem yakınlık hem de yabancılaşma hissinin aynı anda var olmasına neden oluyor.

Adana ve Akdeniz coğrafyası eserlerinizde hem dokusal hem de sembolik bir zemin oluşturuyor. Bu coğrafyanın gündelik ritüelleri, doğası ve kültürel imgeleri üretim pratiğinizi nasıl şekillendiriyor?


Akdeniz coğrafyasıyla kurduğum bağ sadece yaşadığım yerle sınırlı değil; aynı zamanda ailemin Doğu Akdeniz’e yayılan geçmişiyle de ilişkili. Bu nedenle bölge benim için hem kişisel hem de tarihsel bir hafıza alanı taşıyor. Gündelik ritüeller, mevsimler, ışık, sıcaklık ve insanlar arası ilişkiler bu üretimin temel katmanlarını oluşturuyor.

Portakal, ateş ya da çelenk gibi tekrar eden imgeler, bu coğrafyanın hem gündelik hem de sembolik dilinden geliyor. Bu imgelerle çalışırken onları olduğu gibi temsil etmekten çok, taşıdıkları anlamları dönüştürmekle ilgileniyorum.

Bu coğrafya benim için sadece bir arka plan değil; anlatının kendisini kuran bir yapı. Hem kişisel hem de kolektif hafızayı taşıyan bir alan.

Çünkü Yıllar Yılı Hayali Kurulmuş Güzel Bir Masalın Başlangıcı Olabilirdi Bizimkisi adlı video yerleştirmenizde, yaklaşık otuz sekiz yıllık düğün görüntülerini yeniden kurguluyorsunuz. Bu arşiv görüntülerle çalışmak sizde nasıl bir duygusal ve düşünsel süreç başlattı? Zaman içinde tekrar eden ritüeller size ne anlatıyor?

Bu işte aileme ait yaklaşık otuz sekiz yıllık düğün arşiviyle çalıştım. Bu görüntülerle yeniden karşılaşmak benim için neredeyse bir arkeolojik kazı gibiydi. Her görüntüde kendime dair bir iz arıyordum—bazen kameranın dışında, bazen kalabalığın içinde, bazen de doğrudan kameraya bakan bir çocuk olarak. O anları izlerken, hatırladığım ile gördüğüm arasındaki fark çok belirgin hâle geldi. Hafızamda kalan imgelerle kayıt altına alınmış gerçeklik arasında bir mesafe vardı ve bu mesafe beni görüntüleri yeniden düşünmeye itti.

Bu süreç aynı zamanda kendimle karşılaşma anıydı. Geçmişteki hâlimle bugünkü benliğim arasında gidip gelirken, zamanın doğrusal olmadığını daha net hissettim. Geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe geçti; bazen hangisinin hangisi olduğunu ayırt etmek zorlaştı.

Düğün ritüellerinde tekrar eden hareketler, jestler ve bakışlar bana kolektif bir koreografiyi hatırlattı. Herkesin kendine ait bir hikâyesi var ama aynı yapı içinde benzer rolleri tekrar ediyoruz. Bu tekrar hâli, hem tanıdık hem de yer yer tekinsiz bir duygu yaratıyor.

Bu görüntülerle çalışmak, aynı zamanda kendi çocukluğuma dışarıdan bakabilme imkânı sundu. O anların hem kamusal hem de son derece kişisel olması, işi daha da katmanlı hâle getirdi. Sonuçta ortaya çıkan yerleştirme, sadece bir arşiv değil; hafıza, kimlik ve zamanla kurduğum ilişkinin yeniden inşası oldu.

Akşam Yemeği adlı eserde yalnızca ellerin göründüğü bir yer sofrası aracılığıyla sade ama güçlü bir beraberlik hissi kuruluyor. Sofra sizin için nasıl bir toplumsal ya da duygusal alanı temsil ediyor?


Akşam Yemeği işinde kullandığım görüntüyü yaklaşık 10 yıl önce ben çektim. Nakışla çalışmaya başladıktan sonra aileme ait fotoğraf albümlerine daha sık dönmeye başladım ve bu kareyle de o süreçte karşılaştım. Çoğu zaman bu arşivlere belirli bir şey aramadan bakıyorum; daha çok sezgisel bir şekilde, bugünkü gözümle o görüntülerle yeniden ilişki kuruyorum.

Fotoğraftaki sahne, oldukça sıradan bir aile akşamına ait. Kuzenlere aniden gidilen, sofraya evde o gün ne varsa konulan bir akşam. Dünden kalan yemeklere eklenen patates kızartması, tavuk, bamya… Aslında çok gündelik ve mütevazı bir an. Ama tam da bu sıradanlık içinde, birlikte olmanın verdiği güçlü bir his var.

Bu görüntüyü nakışla yeniden işlerken, o anın duygusunu yavaşlatarak tekrar düşünme imkânı buldum. Sofra burada sadece yemek yenen bir yer değil; ilişkilerin kurulduğu, tekrarlandığı ve hatırlandığı bir alan hâline geliyor. Benim için bu tür görüntüler, hem çok kişisel hem de herkesin kendinden bir parça bulabileceği ortak deneyimlere açılıyor. Nakış ise bu anları yeniden ziyaret etmenin, onlarla fiziksel ve zamansal bir bağ kurmanın bir yolu gibi çalışıyor.

Günümüzde giderek hızlanan ve bireyselleşen yaşam biçimleri düşünüldüğünde, sizin eserlerinizdeki sofra sahnesi nasıl bir hatırlama ya da karşı durma biçimi sunuyor?

Az önce bahsettiğim gibi sofra sahnesi benim için bir tür yavaşlama ve hatırlama alanı sunuyor. Sofra, sadece birlikte yemek yenilen bir yer değil; aynı zamanda zamanın farklı bir ritimde aktığı, ilişkilerin kurulduğu ve tekrarlandığı bir alan. Orada geçirilen süre, gündelik hayatın hızından ayrışan, daha yavaş ve daha dikkatli bir varoluş biçimi öneriyor.

Bu yüzden işlerimde yer alan sofra sahneleri, kaybolmaya yüz tutan bir birlikte olma hâlini yeniden düşünmeye davet ediyor. Ancak bu, geçmişe duyulan romantik bir özlemden çok, o birlikteliğin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu da hatırlatan bir alan.

Aynı zamanda bu sahneler, bireyselleşmenin giderek arttığı bir dünyada, ortak deneyimlerin nasıl dönüştüğünü sorguluyor. Bir arada olmanın anlamı, biçimi ve gerekliliği yeniden düşünülüyor. Bu anlamda sofra, benim için hem bir karşı durma biçimi hem de bir hatırlama pratiği; geçmişle bugünü aynı anda taşıyan, çok katmanlı bir alan.

Video, performans, serbest nakış gibi farklı tekniklerle çalışıyorsunuz. Bu farklı mecralar sizin için anlatıyı genişleten araçlar mı, yoksa her biri belirli bir düşünceyi ifade etmek için mi ortaya çıkıyor?


Farklı mecralarla çalışmak benim için anlatıyı genişletmenin bir yolu, ancak bu durum baştan belirlenmiş bir tercih değildi. Sanata ilk başladığımda, formal bir sanat eğitimi almamış olduğum için belirli bir tekniğim ya da mecram yoktu. Bu da aslında bana büyük bir özgürlük alanı açtı.

Zamanla her projenin kendi dilini ve üretim biçimini beraberinde getirdiğini fark ettim. Bazı işler hareket ve zaman gerektirdiği için video ya da performans olarak ortaya çıktı; bazıları ise daha yavaş, tekrar eden ve fiziksel bir müdahale istediği için nakışa dönüştü.

Bu süreçte hiç yapmadığım şeyleri denemeye başladım. Performans ya da nakış gibi alanlar, çoğu zaman planlı bir seçimden çok, karşıma çıkan deneyimler ve denemeler sonucunda pratiğime dahil oldu. Bazen eserin kendisi hangi formda var olmak istediğini belirliyor, bazen de deneysel bir süreç yeni bir yön açıyor.

Bu yüzden mecraları birbirinden ayrı değil, aynı anlatının farklı yüzeyleri gibi düşünüyorum. Önemli olan, fikrin en doğru biçimde nasıl karşılık bulacağı. Aynı zamanda üretim sürecinde tekrarın önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Birçok sanatçının aynı konu ya da yöntem etrafında tekrar tekrar çalışmasının nedeni, o fikri tüketmekten çok, onunla derinleşme ihtiyacı. Benim için de özellikle nakış, bu tekrarın fiziksel bir karşılığı gibi. Aynı hareketleri tekrar ederken, hem görüntü hem de düşünce yavaş yavaş dönüşüyor. Bu da zamanla daha yoğun ve katmanlı bir anlatı kurmamı sağlıyor.

Daha fazla

Söyleşi: Merve Şendil cover image

Söyleşi: Merve Şendil

“İşlerimde görünen “an”, aslında uzun bir bekleyişin ve tekrarın sonucu.”

Söyleşi: Fırat Engin cover image

Söyleşi: Fırat Engin

"Gündelik hayatta masum ve nötr görünen bir nesnenin, belirli bir sosyo-politik bağlamda nasıl hızla anlam değiştirdiğini fark ettiğimde üretim süreci başlıyor."

Söyleşi: Elif Uras cover image

Söyleşi: Elif Uras

“Sofra benim için sadece yemek yenilen bir yer değil, sınıf, cinsiyet, temsil ve aidiyet ilişkilerinin kesiştiği bir kavram.”

İnternet sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Çerezlerle ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

OMM - Odunpazarı Modern Müze’nin ziyarete açık olduğu gün ve saatleri buraya tıklayarak öğrenebilirsiniz.