Söyleşi: Antonio Cosentino

“Kendimi bildim bileli etrafım ve ilgi alanıma giren her şey, bana mucize kabilinden gözüktü; varoluşun kendisi bir mucize, diğer her şey keza öyle gözüküyor benim için.”

Atölyede üst üste yığılmış nesneler, gazete küpürleri, kartpostallar ve yarım kalmış imgeler… Her biri kendi zamanından kopmuş ama aynı anda aynı yüzeyde var olmaya devam ediyor. Bir köşede unutulmuş bir sokak, başka bir yerde zihinde dolaşan bir sahne; resim, burada kesinlikten çok belirsizlikle kurulan bir alan. Antonio ile çocukluktan bugüne uzanan bu kesintisiz üretim hâlini; Hafriyat’tan bugüne taşınan karşı kültür reflekslerini, yazı ile resim arasında gidip gelen düşünme biçimini ve nesnelerle kurduğu ilişkiyi konuşmak üzere bir araya geliyoruz. İmgeler, hikâyeler ve parçalanmış anılar arasında dolaşırken hiçbir şey tam anlamıyla tamamlanmıyor. Her şey biraz yarım, biraz kaygan, biraz da kaybolmaya hazır. Ve belki de tüm bu üretim, anlam üretmekten çok varoluşun geçiciliğiyle kurulan bir temas biçimi.

Resimle ilişkiniz nasıl başladı, bugün nasıl bir yere evrildi?

Resim yapmak bir şeylerle uğraşmak kendimi bildim bileli varoluşumun bir parçası. Bir şeyler yapmak için harekete geçtiğimde, ki buna neyin sebep olduğu bir karmaşa ancak bir mekân, bir olay zincirinin içinde başlıyor her şey: Bir mekân ve bir olaya uyanıyoruz, insan çaresizce bir mekânda, olayların içinde varolur, zamanı var eden şeyden bahsediyoruz. Doğallıkla insanı harekete geçiren bir çok güdü var; “etkiler” bunlar içinde bir başlangıç noktası, ardından eylemde bulunuyor insan. Kendimi bildim bileli etrafım ve ilgi alanıma giren her şey, bana mucize kabilinden gözüktü; varoluşun kendisi bir mucize, diğer her şey keza öyle gözüküyor benim için. Ve tüm her şeyi duyumsuyorum, geçmiş de bunun bir parçası bugün de bunun bir parçası; sadece anın kendisinde durmak, bir amacı olmadan bir akış içinde dolanmak, bir bakışın merkezinde duyumsamak; kendini, nesneleri, olayları. Resim yapmanın nesnelerle uğraşmanın işlevsiz bir yanı var, bu da onu ilginç yapıyor. Virtüel bir alan. Varoluşuma yakıştığını düşünüyorum. Zaman içinde kendimi bu alanın içinde hisseden insanlarla buldum.

Hafriyat Grubu ile başlayan kolektif üretim pratiğiniz, bugün hâlâ işlerinizde hissedilen bir alt kültür dili ve sokak estetiği yaratıyor. O dönemden bugüne taşıdığınız en belirleyici üretim refleksi ne oldu?


Okul hayatımda ve sonrasında etkilendiğim sanatçılarla bu yukarıda bahsettiğim konuları sınırsızca konuşabileceğim alanı buldum, onlarla zaman geçirdim. Hepsi de etkilendiğim ve samimi bulduğum ressamlardı. Ortak bir duygu dünyasından gelmiş gibiydik ve hepsinin başat özelliği karşı kültür kavramına yaklaşımları idi, karşıt kültürün doğası üzerine düşünen bir topluluk oluştu kısa zamanda, neredeyse kendiliğinden. Resmi yapılmayacak şeylerin resmini yapmak gibi alışkanlıklar edindik, çok da eğlendik çünkü yerleşik olanlar bayat şeyler öneriyordu ve çok sıkıcıydılar. Bu duyguların üzerine kuruldu Hafriyat ve bizler için birer okula dönüştü, ne yapmamız gerektiği konusunda keskin ve parlak bir fikrimiz vardı, neredeyse her gün bir şey keşfediyor ve var ediyorduk.

Anlam üretme çabası, gerçekten bir yaratım mı; yoksa insanın varoluş karşısındaki çaresizliğini örtmek için kurduğu kaçınılmaz bir yanılsama mı?


Ben bütün etrafımdaki her şeyi çaresizce var ediyordum, insanın büyük çaresizliği değil mi anlamı olmayan şeylere anlamlar üretmek, kavramın kendisi bana hep çaresizce gözüktü, hep bir eylem zaman içinde hissettim kendimi, belki bunun güldürücü bir yanı da var, hâlâ benzer bir durumdayım başta bahsettiğim mucizevi mekân fikrini de abartarak kullanıyorum, esasında bir mekânın içinde var olup var olmadığımdan emin bile değilim, tabiatım denilen şeyle ilgilerim ve yöntemim arasında doğal bir ilişki diyebilirim buna; şimdilik, tutarsızlık, kargaşa, belirsizlik, bitmemişlik, bir romans bir melodram her şey dönüyor etrafımda ama asıl duygu çaresizlik, bazen filmlerin unutulan köşeleri bazen mekânın belirsiz unutulacak noktaları, hepsi zihnimdeki bir yörüngede dolaşıyor, bunların bütününe sanki hayat diyoruz.

2015’ten bu yana işlerinize eşlik eden günceler ve hikâyeler, yapıtlarınızı neredeyse edebi bir evrene taşıyor. Yazı sizin için bir düşünme alanı mı, yoksa üretimi yönlendiren bağımsız bir katman mı?


Yazarken buldum kendimi, yazdıklarım sergilerde bana eşlik etmeye başladılar çünkü yapılan bu işleri açıklamaya çalışan metinleri kuru ve saçma buluyorum, sanatçı şurada kırmızı kullanmış burada bize şöyle demiş, yapılan işlerin tüm bunlardan bağımsız açık anlamları olmalı. Bu açıklayıcı metinlerin ortak özellikleri anlamtıkayıcı olmaları, genelde sıkıcı bulurum ve bir iş yapılması gerektiği için yapılmış gibiler. Yazdıklarım kendi kendine konuşmaktan öte şeyler değiller, işlevsizler, daha çok söylenmemiş dile getirilmemiş bir şeyi paragraflar hâlinde bir potaya dökmeye çalışıyor gibiler. Herhangi bir sergimi bir kavramsal dizgi etrafında toparlama gücüm yok, o yüzden bu dağınık metinler bana daha iç açıcı geliyor. Söyledikleri oluşturabildikleri bir bütün yok, bir yağmur duygusu, bir insan zihni içinde kıvılcımlar gibi çakan anı parçaları, parçalanan yer değiştiren geçmiş. Tutarlı olmak zorunda değiller, bir şey inşa etmek zorunlulukları yok. Öylesine varlar; bir filmin, bir sokağın, bir romanın köşesi gibi, yok olacaklar.

Ferahfeza sergisinde yer alan Kasap Cemal eseri, bireysel hafıza ile kolektif bellek arasında duran bir sahne yaratıyor. Bu işin çıkış noktasında sizi en çok etkileyen duygu neydi: Kayıp, özlem, öfke, yok oluş ya da bir şeyi koruma isteği?

Önce mahallemde kapanmış bir kasaptan arta kalan kâğıtlar bir gece eve geldi tomarla, uzun süre bir köşede durdular, belki üzerlerine bir şeyler çizilir, öylece durdular, sonra bir zaman onu bire bir boyamak fikri geldi aklıma. Boyadım, sergiye götürdüm, bir fuardı. Fuarlarda adetten herkes birbirinin işini görür, yalandan da olsa bir iki laf eder. İş uzun süre durdu orada, birkaç saat kimse hiçbir şey söylemedi. Sonra bir noktada galericim ile baş başa kaldım ve sordu: İş nerede, açmayacakmısın paketi? Nadiren keyif aldığım anlardandı. İş bu dedim, açılacak bir paket yok. İşte Kasap Cemal’i boyamıştım yağlı boya olarak, iki metreye iki buçuk metre bir işti ve bu Kasap Enver olabilirdi Kasap Talat da olabilirdi. Bir kasap kâğıdıydı işte, neden boyadığım ise her zaman bir bilmece. Op. Raif Bey yıllarca annemin evinde kaldığım sokaktır, gençliğim orada geçti, en azından bir kısmı.

“Değersiz” kabul edilen, atılmış ya da unutulmuş nesnelerle kurduğunuz ilişki, bir arşivleme pratiği gibi de okunabiliyor. Siz bu nesneleri kurtaran bir koleksiyoncu musunuz, yoksa onlarla yeni hikâyeler yazan bir anlatıcı mı?


Ne anlama geldiğini bilmiyorum, ne tür sorular sorduğumuzda ben duyularıma ve önceden bir bilinç olarak değil; sonradan, yaptıktan sonra anlamlarına odaklandım. “Aa evet”, dedim “bunun senin için önemli bir yanı varmış ama çöpe atılmış ama üstünde bir isim varmış”. Zavallı bir nesneymiş, içinde bir şeyler sarılmış, elden ele dolaşmış Op. Raif Bey Sokağı’nda, benim evime kadar gelmiş. Sonra boyanmış, sergilerde gösterilmiş. Her şey ardışık olarak bir eylem zamana işaret ediyor, parça parça yanı başımdan geçiyor zaman ya da ben onun içinden geçiyorum, bilmiyorum. Kentlerin köşeleri tıpkı büyük denizlerin dalgaları gibi sessiz, kendi hallerinde dalgalanıyorlar, ormanlardaki ağaçlar gibi rüzgârda salınıyorlar, kent köşecileri onları önemli yapacak “olayları” sessiz sedasız bekliyorlar. Sokakları güneş kavuruyor; binlercesini. İnsanlar yürüyor, üzerlerinde güneşi batırıp yeniden yükseltiyorlar. Ama hiçbir şey Google Haritalar’daki gibi değil; insan bir kez baktığında her şey zihinde canlanıveriyor. Yıllarca eski atölyemin bulunduğu Cebel Topu Sokağı’ndan bir otopark karesi boyamıştım. Boyarken biraz sıkılmış, resmi daha gerçekçi bir tarzda yapmıştım. Şimdi o resim de, yüzlerce kez geçtiğim o sokak gibi, bir köşede duruyor.

İşlerinizde trenler, tekneler, adalar, plajlar ve sokak sahneleri sıkça karşımıza çıkıyor. Bu imgeler sizin kişisel haritanızda neyin karşılığı? Bir yere ait olmak mı, oradan uzaklaşmak mı, yoksa sürekli yolda olmak mı?


JPEG Takımadaları sergimde hikâyemde kahramanım için bir sürat teknesi tasarladım, ismi Aura idi ve kahramanın hayali, jpeg takımadalarından aura şehire ulaşmaktı, anne ben beton dökmeye gidiyorum sergisinde trenim bir şiir eşliğinde zamanın içinden imgelerin içinden geçiyordu. Stelianos Hrisopulos gemisi Marmara’dan kaçış sergisinde yolcularına inanılmaz bir deniz yolculuğu vaad ediyordu. Uzay gemim Atılgan bundan iki milyar yıl sonrası içinde geçen bir hikâyemde anılıyordu. Suriye Yıldızı isimli gemime de “Mazot Kokusu” adlı bir hikâyem eşlik ediyordu. Bu taşıtlarda ne var bilmiyorum. Cigara viski kolileri denizlerde ferrera sevgilim sergisinde arabam Masist Gül ve Haygaz’ın lafladığı bilinmeyen denizlerin yanından geçen bir spor arabaydı. Bu nesneler, taşıtlar tasarladığım şehirler içine neleri sığdırıyor bilmiyorum. Yolculukta bir keramet var ama yerleşik bir atölye sanatçısıyım da; hatta bulunduğum mekânın mikrokozmosuna girebilmek için 30 yıl boyunca İstanbul’un köşelerinde fotoğraf çalıştım ve İstanbul Atlası başlığı ile yayınladım. Çocukluktan beri atlas bakmaya bayılırım, sonra Google Earth çıktı ve gezinip durdum, atlas bakmanın güzel yanı her zaman gözünüzden kaçan, aslında yanı başımda bir mekânı yeniden keşfetmek ve heyecana kapılmak. Bir yer var, her gün yürüdüğüm yolun, rotanın yanı başında ama gözümden kaçmış ve oradan gidiveriyorum, bir de ne göreyim; Sanayi Mahallesi’nin arkasında bir balıkçı köyü; sandalları bağlı çamaşırları asılı kıyı evleri, hayretle şunu soruyorum: “Ben her gün buradan geçiyorum, bu cennet köşeyi nasıl farketmemişim?”, sanki resim yapmanın nesnelerle uğraşmanın özünde böyle bir duygu var, bildiğim ama saklı rüyalar kadar uzak bir yer var, taşıtlarım hep hazır, bir anda keşfedebilirim.

Stüdyonuz üretim sürecinizde nasıl bir rol oynuyor? Burası daha çok bir arşiv alanı mı, bir oyun sahası mı, yoksa hikâyelerin şekillendiği bir anlatı mekânı mı?

Atölyem bu keşif sürecinin kontrol kulesi, bütün şarkılarımı orada şekillendiriyorum, orada saatler içinde yavaş yavaş canlanıyorlar. Uzun saatler ne çıkacağını bilmeden umut içinde çalıştığım mekân, yalnız kaldığım, yemek yaptığım kulübem, atölyem, evim, sıkıldığım yer, film seyrettiğim yer. Ressamlık da yazarlık gibi içe kapanık olarak yapılabilen bir şey, en azından benim için tüm her şey oluşurken iç sesler dışında bir şey yok; kitap baktığım yer, kitap okuduğum yer, öğrencilerimin haftanın belirli günlerinde bana eşlik ettiği yer. İçerisi eşyalarla, kartpostallarla dolu, plastik nesnelerimi sakladığım “hazine sandığımla” var olan bir yer. Gazete küpürleri, yumurta kolileri, sanki bir liman bölgesi, alış veriş bölgesi ama içinde var olan şeyler benim özel seçimlerim. Uzak adalara tatile gittiğimde özlediğim yer.

Bir işi üretmeye başlarken ilk hareketiniz genellikle yazmak mı, çizmek mi, nesneyle temas etmek mi olur? Stüdyoda işlerinizin “inşa ile yıkım” arasındaki gerilimi nasıl somutlaşıyor?


İşler bir anda oluşmuyor, ben hep bir imge problemi üzerinde düşünürken buluyorum kendimi. Bunu şöyle tarif edebilirim: Kafamda imge kırıntıları var, boş bir defterin üzerinde eksizler yaparken aniden çakan şeyler var, bu aniden beliriş önemsediğim bir durum, yavaş yavaş o imgeyi boşluğun içinden çıkarıyorum ya da o hep bir boşluk olarak var. Bazen resim resimden oluşuyor, bu arada “tekrar” üzerine, “bitmemişlik” üzerine ve daha birçok resimsel problemle uğraşma durum var, netice olarak bir yapı inşa etmek, bir yapıyı sökmek, bu kavramlar ve daha birçok bileşenler var. Yüzeyin nasıl geliştiği resim için bilinmez bir alan. Bazen bir küpürün peşine takılıyorum bazen bir fotoğrafın, ortaya çıkan şey anlamlı olmalı ama yararsız da olmalı, belli bir gerilimi işte tutabilmek için tekrar da gerekli, sağır değil yaratıcı ve doğurgan tekrarlar.

Sanat üretimi ve izleme pratiği, gerçekten kalıcı bir anlam yaratır mı; yoksa yalnızca geçici bir varoluş hissini paylaşan kolektif bir ‘aile’ deneyimi midir?


Resim yapma duygusu bana büyük bir ailenin; resim ailesinin, dolaylı olarak da sanat ailesinin bir parçası olduğumu hatırlatıyor. Binlerce yıl boyunca hatta on binlerce yıl, ama şu sebepten, ama bu sebepten hep bir şeyler yapılagelmiş. Bazen içsel, masum bir istek; bazen ortak bir toplumsal işlev, bir iş, bir görevlendirme olarak ve kültürün parçası olarak hep yapılagelmiş bir şey resim. Modern çağda gizli işverenler ile dönen ama sanatçının otonomisini ne kadar saklı tutabildiği devasa bir dünya. Bu dünyada müzeler, okullar, kurslar, galeriler, devletler, koleksiyonerler hepsi birer aktör. Hepsi bu ailenin bir yerinde, bir tıp ailesi gibi, bir mühendis ailesi gibi. İzleyiciler de bu dünyanın parçaları; onlar müzelerde, galerilerde, sanat fuarlarında, evlerde, sürekli izleyerek etkileşim kurarak sanatçıları var ediyorlar. Sanırım sanatçının etkilerini var eden şey izleyenlerin ve tüm aktörlerin konsensüsü. İmgenin tüm bu bilişsel süreçlerin üzerinde zamanla kendini tekrar var edebilen bir gücü de var. Her şey bu yörüngede “meraklısına” salınıyor. Kimin ne anladığı bir çok yöne sahip olsa da zaman büyük kütüphanesinde önce her şeyi indirgiyor, yüzyılları paketler hâline çeviriyor, işte bugün üçüncü yüzyıldan şu kadar “şey” biliyoruz. Bundan bilmem on bin sene sonra bu yüzyıldan, bu yüzyılda çekilmiş filmlerden, resimlerden bir şey de kalmayacak. Aslolan hangi sebeple yapmış olursak olalım, bu yok olacak sürecin birer devredeni birer parçası olduğumuzu hatırlamak, umutsuzca “var oldum” diyebilmek; içinde yapılan eylemler, biriktirilen ve sonra yok olacak kişisel fotoğraflarımız gibi yok olacaklar. Her şey gibi iyi geçirilmiş bir zamandan daha kıymetlisi var mı bilmem. Sanki izleyen için de yapan için de tüm bu alan iyi geçirilmiş duyusal, tinsel bir alan vaad ediyor. Aktarımlar vaad ediyor, ötesinde bir şey olduğuna inanmıyorum, aktarılan her şey gibi belirsizliğe karanlığa doğru yol alıyorum.

Daha fazla

Söyleşi: Özer Toraman cover image

Söyleşi: Özer Toraman

“Görünmeyeni, silinmiş olanı ya da geride kalanı resmetmek ile ilgileniyorum.”

Söyleşi: İhsan Oturmak cover image

Söyleşi: İhsan Oturmak

“Sofrayı işlerimde yalnızca yemek yenen bir alan olarak ele almıyorum; onu daha çok mülkiyetle kurulan ilişkinin bir temsili olarak düşünüyorum.”

Söyleşi: Pınar Akkurt cover image

Söyleşi: Pınar Akkurt

“Her şey başka bir şeye dönüştürülebilir; mesele o ihtimali fark edebilmek.”

İnternet sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Çerezlerle ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

OMM - Odunpazarı Modern Müze’nin ziyarete açık olduğu gün ve saatleri buraya tıklayarak öğrenebilirsiniz.